içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İnsan ve Mekân

    Arabadan iner inmez önce derin bir nefes... Sonra hızlı adımlarla apartmana yaklaşıyorum. Dış kapı açık olmalı; itiyorum, evet! Merdivenlerden bir kat çıkınca evimin kapısındayım. Ne acı ki artık kapının ardında beni bir kişi bekliyor. Selamlaşma ve sarılma... Odama giriyorum. Dolapta, elbiselerimi dizeceğim raflar hazır. Üzerimden çıkarttıklarımı nereye savuracağım, savurduklarımı kimin toplayıp nereye götüreceği, banyoya kaç adımda ulaşıp elimi yüzümü nasıl yıkayacağım, musluktan akan suyun şiddeti, kurulanacağım havlunun kıvrımları, beklenenle bekleyen arasındaki ilk sohbetin yapılacağı oda... Hepsi belirli.

    Buraya yılda üç beş kez geliyorum, misafirliğimin tümü belki yirmi gün sürüyor ama bahsettiğim düzen yirmi yıldır böyle, belirli.

    İlk gençlik yıllarından beri ülkenin farklı bölgelerinde, bu mahalleden daha iyi veya daha kötü, bu evden daha lüks veya daha konforsuz yerlerde yaşadım ama hiçbirinde “belirli” bir yaşam düzeni kuramadım. Çünkü böyle bir düzen, insan ile mekân arasında uzun yıllara yayılan, ikisinin de birbirine göre şekillendiği karşılıklı bir etkileşimin ürünüdür. Bu yüzden dünyanın en iyi mimarları, sınırsız bütçeyle oluşturdukları devasa yapılarda “insan yaşamı” sürdürülmesini sağlayamıyorlar.

    Sevgili Nurderen Özbek’in Geçmişten Geleceğe Yaşam Dünyaları ve Mekânlar adlı kitabını okurken düşünüyorum bütün bunları... Doğru söylüyor kitap! Ev, tuğla ve çimentodan, insan da et ve kemikten ibaret değil; insan her mekânda, mekân da her insanla yaşayamaz ve bu yargı, felsefi olmaktan öte, insanlık tarihi boyunca tecrübe edilmiş bilimsel bir gerçektir. Bugün belki de bu gerçeği hesaba katmadığımız için geleneksel kent dokusu gözlerimizin önünde yok oluyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI