içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

YÜK

 

Büyüklerimden dinlediğime göre 1950’li yıllara kadar şehirlerarası yolculuk yapmak tam anlamıyla bir zulümmüş. Toplu taşımaya dair ortak bir hukuk bilinci ve nezaket anlayışına ne hizmet verenin ne de hizmet alanın sahip olduğu o zamanlarda, sözgelimi Malatya’dan İstanbul’a, içine insanlar ile tahta bavullar, çuvallar, bohçalar, yöresel gıdalar ve hatta tavuk, horoz vb. hayvanların istiflendiği otobüslerin titrek koltuklarında, hırıltılar eşliğinde ve kaplumbağa hızında ilerlemek… Şimdi hayatta olan insanların büyük kısmı için bunu yaşamak şöyle dursun, düşünmek bile zulüm!

Yolculuğun yetişkin erkekler açısından asıl zulüm teşkil eden tarafı ise yokuşlarmış. Mevcut yüküyle uzun ve dik yokuşları aşmakta kifayetsiz kalan otobüs durdurulur, erkek yolcular inip yürümeye başlar ve böylece hafifleyerek yokuşu çıkmaya muvaffak olunurmuş. Rivayet o ki yokuşun dibinde inip yürümeye başlayanlar, yokuşun başına çoğu zaman otobüsten önce ulaşırlarmış. Ara sıra mevsim şartlarına karşı koyamayıp yolun ortasında kalakalan otobüse arkadan itmek suretiyle destek verildiği de vakiymiş.

***

Bir tabiat kanunudur ki içinde bulunduğu şartlar karşısında yetersiz olan her varlık, ilerlemek ya da yükselmek istiyorsa yükünü atıp hafiflemek zorundadır. Bu kanun yalnızca doğada değil, iş hayatında da geçerli. Mesela bilgi ve yetenek yönünden kifayetsiz olan bir kamu görevlisi, görev yaptığı teşkilat bünyesinde yükselmek istediğinde hafiflemek zorundadır. Nasıl mı? Tabii ki onur, şeref, Allah korkusu, adalet duygusu vb. yükleri atarak…

Sınavı geçecek kadar bilgisi yokmuş, idareci olmaya uygun bir karaktere sahip değilmiş, tembelmiş, beceriksizmiş… Ne gam! Yeter ki yükü atmaya razı olsun; sınav sorularının cevapları önceden kendisine verilir, bildiği lisan sayısı kâğıt üzerinde güncellenir, önüne konulan tezlere sadece imza atmak zahmetine katlanıp akademik kariyer sahibi olur, mülakatlardan tam puan alarak çıkar…

Fakat tabiatın başka kanunları da var: Yükseklerde sendelememek ve kalıcı olmak için de belli düzeyde “ağırlık” lazım gelir. Oraya yükünü atarak çıkan kişi, artık ağır bir duruştan yoksun  olduğundan, yönü ya da hızı değişen rüzgârlara dayanamayıp tepetaklak düşecek ve ne yazık ki artık alçaklarda da “hafif bir adam” olarak yaşayacaktır.

***

Bu yazıyı okuyan herkes aynanın karşısına geçip kendi vicdanının terazisinde tartılarak bulunduğu yere gelmek için ne kadar hafifleştiğinin muhasebesini yapsın. Belki henüz “kendinden utanma” yükünden kurtulmamış olan birileri doğru yolu bulur. Yoksa bu çark böyle döndükçe belimiz doğrulmayacak.

Şartlar ne olursa olsun, rüzgâr ne taraftan eserse essin, yüküyle beraber yol almaktan vazgeçmeyen onurlu insanlara saygıyla…

YAZARIN DİĞER YAZILARI