içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İstanbul’un ilk büyük yerleşimi BYZANTION’da bir gezinti

Yaklaşık bin yıllık tarihi boyunca Byzantion, stratejik konumundan dolayı birçok milletin hakimiyet kurmaya, söz hakkı elde etmeye çalıştığı bir ülke oldu. Güçlü ordularıyla seferlere çıkan devletlerin Doğu-Batı geçiş noktasında yer alan kent, kimi zaman savaşarak, kimi zaman sessiz kalarak varlığını sürdürdü. Byzantion bin yıllık tarihinin sadece iki yüz yıllık sakin süresini, Roma İmparatorluğu’nun savaşmadığı “Pax Romana” (Roma Barışı) döneminde yaşadı. Kimi zamansa yanlış tarafta yer aldığı için işgale uğradı, bütün yapıları yakılıp yıkıldı, daha sonra yeniden inşa edildi. Bu kadim kentin değişim döngüsü, günümüze kadar politik, kültürel, demografik ve daha birçok etkenle defalarca tekrarlandı. Son olarak da Afet Yasası’nın ardından gelen “kentsel dönüşüm”le devam etmekte...

Kuşkusuz İstanbul, bütün yıkımlara rağmen bugünkü yoğun yapılaşmasının altında zengin arkeolojik kalıntılar/katmanlar barındırıyor. Biz bu metropolün gizlediği zengin geçmişin izlerini büyük bir emekle, iğneyle kuyu kazar gibi ortaya çıkarabiliyoruz. Son yıllardaki metro kazıları, kalıntıların bir kısmına ulaşmaya olanak sağladı. Kentin dönüşüm süreci, ironik olarak bir yandan tarihin üstünü örterken bir yandan da bizi tekrar Byzantion’un (İstanbul’un) kuruluş günlerine, hatta neolitik döneme bile geri götüren bir döngü yaratıyor aslında. Her yeni buluntu ya da her yeni bilgi eski kenti zihnimizde inşa ederken bir tuğla daha koymamıza yardımcı oluyor.

Byzantion’un kent dokusuna, yapılarına, özellikle konutlarına ait en fazla bilgiyi Antik kaynaklardan ya da sonraki dönemlerde burayı ziyaret eden gezginlerin yazılarından edinebiliyoruz. Heredot, Strabon, Polybios  gibi Byzantion döneminde yaşamış yazarlar sadece tanık oldukları belirli konulara değinirken, daha sonraki dönemlerde kenti yazanlar çeşitli kaynaklardan derledikleri bilgileri iletiyorlar.

O günlerin İstanbul’unu hayalimizde canlandırmamıza yardımcı olacak başka bir ipucu da kurucularının yaşam dünyalarına, yani Helenlerin dünya görüşlerine yönelmek. Byzantion’un kuruluşundan başlayıp zaman içinde değişimlerle süregelen biçimlenmesinde, çevresindeki yerleşimlerin etkileri de olmuş olmalı. Ancak kent morfolojisinin asıl belirleyicileri,  MÖ 750–550 yılları arasındaki büyük kolonizasyon döneminde ekonomik nedenler ya da güvenlik nedenleriyle ülkelerinden ayrılarak Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz kıyılarında çok sayıda kent kuran Helenlerdi. Onların nesiller boyu süzülüp gelen inançları, değer yargıları, sosyal ya da kültürel kabulleriyle kent şekilleniyordu. İstanbul’un temelleri atılırken kolonistlerin inşa ettikleri yapılarda somutlaşmaya başlayan, yani gözle görülen, elle tutulan her olgu aslında onların yaşam dünyasının bir yansımasıydı.

Helenlerin tarihleri boyunca deneyimleriyle edindikleri doğruları, alışkanlıkları nelerdi? Kentlerini hangi düşüncelerle kuruyorlardı? İlk İstanbul hangi yapılarla oluşmuştu?

Küçüklü büyüklü birçok kent gezmiş olan Lidyalı coğrafyacı Pausanias, Helen kentlerinin özünü ve karakterini yansıtan şeyin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Çıktığı Hellas gezisinde gördüğü yere “polis” (Helen kenti) demeye dili varmadığını, çünkü bu yerleşimin ne resmi kurumu, ne gymnasionu, ne tiyatrosu, ne agorası, ne de çeşmeye ulaştıran su yolu olmadığını söylemişti.

Byzantion, MÖ 667’de kuruluşundan MS 330’da Constantinus tarafından Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilip Konstantinopolis adını alıncaya kadar geçirdiği yaklaşık bin yıllık çalkantılı süreçte, bir “polis” yani bir Helen kenti için uygun niteliklere sahip oldu kuşkusuz.

Gelin biz de o günlerin bilgilerini bugüne ulaştıran gezginlerin, tarihçilerin, arkeologların gözüyle Byzantion’da bir gezintiye çıkalım. Buranın nasıl bir “polis” olduğunu hayalimizde canlandırabilmek için onlardan biriyle sokaklarında gezinerek kenti deneyimleyelim.

Geç Byzantion tarihinde bir gün…

Kent henüz Roma İmparatoru Septimus Severus’un MS 197 yılındaki yıkımına uğramamış…

Marmara’dan (Propontis) gelip Karadeniz’e (Pontos) yol alacak bir ticaret gemisinin Boğaz’a girişiyle başlıyor gezimiz…

Gezgin Alexandros o gemide…

O günlerde, karşılıklı kıyılarda yer alan iki burun üzerine kurulmuş iki kent karşılıyordu gemidekileri. Batıda Sarayburnu’ndan başlayıp Haliç (Keras)’e devam eden Byzantion, doğuda ise bugünkü Kadıköy’ün yerinde Khalkhedon. İkisi de Megaralı kolonistlerin daha rahat yaşam arayışıyla kurdukları kent devletleriydi.

Bu noktadan itibaren gemicilerin korkulu rüyası olan Boğaz akıntıları, onları yönlendirmeye başlıyordu. Kuzeye ya da güneye yol alan gemiler Khalkhedon’a ulaşmakta zorlanırlarken, güçlü akıntı onları istemeseler bile batıdaki Byzantion’a sürüklüyordu. Tıpkı balık sürülerini de Haliç’e sürüklediği gibi.

Sarayburnu kıyılarında, kayalar üzerinde yükselen güçlü surlara sahipti Byzantion. Gemi bu duvarların önünden geçip yarımadanın Haliç’e dönülen burnuna geldiğinde, gemideki meraklı gözlerin karşısına Athena Ekbasia Sunağı çıkıyordu. Kral Byzas karaya çıktığı yere diktirmişti bu sunağı. Hemen yanında, deniz kenarında denizler ve depremler tanrısı Posidon’a adanmış gösterişsiz bir tapınak daha vardı. Bunlar, çok tanrılı dinin kabul gördüğü kentin merkezinde ve çevresinde karşılarına çıkacak onlarca tapınak ve sunaktan sadece ikisiydi. Halkın doğa üstü güçlere olan inancını ve onlardan beklediği korumayı ifade ediyordu bu yapılar. Bir yandan da yöneticilerin gücünün göstergesiydi ve karşılığında bekledikleri saygıyı görecekleri bir araçtı.

Bu dönemin inancına göre bir yerin kutsal kabul edilmesinde mağaralar, koruluklar, tepelerin dorukları, pınarlar, akarsular ve deniz gibi etkileyici fiziksel oluşumlar belirleyici olurdu. Birçok kültün kökeni de savaşlara ya da başka tarihsel olaylara dayanıyordu. İstanbul ve Boğaz da hem topografik yapısı, hem stratejik konumu gereği verdiği mücadelelerle antik dönemde çok sayıda kutsal alana sahip oldu. Gyllius Boğazı, “tanrıların oturduğu yer” olarak adlandırmıştı.

Denizciler Boğazın korkutucu akıntılarına yelken açmadan önce burnu dönüp Haliç’teki güvenli limanlara sığınırlardı. Bugünkü Bahçekapı’dan Sirkeci’ye uzanan bölgede yer alan limanların ilki Phosphorion (Phosphoros) muhtemelen Sirkeci Garı’nın yerinde, iskeleye kadar sonradan dolan alanın kıyısındaydı. Onun hemen batısında Neorion olarak adlandırılan diğer liman bulunmaktaydı. Dalga kıranlarla oluşturulmuş bu sığınaklar, surların içinde yer almaktaydı ve uçlarındaki kulelerin tuttuğu zincirlerle kapatılıyordu. Dionysios, Byzantion’un beş yüz gemisi olduğunu yazar.

Gemilerin güvenliğinde önemli rol oynayan limanlar, kentli için ilave ekonomik getiri demekti. Byzantionluların en önemli geçim kaynağı balıkçılıktı. Antik dünyada balıkla özdeşleşmiş kentler arasında önde geliyordu Byzantion. Buna ilave olarak liman ücretlerinden, gemilerin iaşesinin temininden ve denizcilerin konaklamasından gelir elde ederlerdi. Ticaret gemileri içinse bu limanların anlamı, Boğaza açılmadan önce bu uygun hava koşullarını bekledikleri, bu sırada ihtiyaçlarını karşılayabildikleri korunaklardı.

Gemiler limanda beklerken karaya çıkan gemicileri, tüccarları ya da bir gezgini ilk olarak limanlara yakın olan Strategion adındaki agora karşılardı. Agoralar halkın bir araya geldiği meydanlardı. Helenler politik, ticari ya da toplumsal işleri için agoralarda toplanırlardı. Strategion, büyük ihtimalle Sirkeci Tren Garı civarında, limanlara yakın olduğu için ticari aktivitelerin yoğun olduğu, kamu yapılarıyla çevrili bir agoraydı. Bu agoranın yakınında Akhilleus Hamamı vardı.

Tüccarlar ve gemiciler, ticaret ve diğer ihtiyaçlarını temin etmek için Strategion’da girişimlerde bulunurken, kenti tanımak için gelen gezgin Alexandros meydandan çıkıp gezintisine başlayacaktı…

İlk olarak gemi limana girmeden önce denizden gördüğü buruna (Sarayburnu) bu kez karadan bakmak istedi. Bunun için doğuya yöneldiğinde surların içinde düzlük yerde bir spor alanı olan gymnasion, hemen yanında yarışmaların yapıldığı stadion ve koşu yolu dromoi belirdi. Gençlerin beden ve zihin gelişimi için bir Helen kentinin kaçınılmaz ögeleriydi bu alanlar. Akropolis’in oturduğu tepenin (bugünkü Topkapı Sarayı) kuzey eteklerinde yer alıyordu. Denizden gördüğü Poseidon Tapınağı da yakınlarındaydı.

Spor alanlarının güneybatısında bir de tiyatro gördü. Zamanı olup bir tiyatro izlemeyi istedi gezgin. Ancak gezisine devam edip gemi kalkmadan olabildiğince kenti tanımak istiyordu.

MS 2. yüzyılda Romalı komutan Septimus Severus Byzantion’u işgali sırasında kenti harabeye çevirecek, gezginin gördüğü tiyatro da yıkılıp daha sonra yeniden inşa edilecektir. Tiyatronun yanına hayvan döğüşleri, av gösterileri için bir amfitiyatro olan kynegion gelecektir.

Gezgin Alexandros buradan yüzünü arkasında yükselen tepeye çevirdiğinde karşısına Akropolis çıktı. Helenlerin kamu yapılarını ya da dini yapılarını inşa ettikleri, gerektiğinde savunma için halkın sığınabileceği, kentin yüksek noktasına inşa edilen komplekslerdi bu alanlar. Byzantion’da da kentin yerleştiği yarımadanın çevreye hakim tepesindeydi. Alexandros Akropolis’i, gemi kente yaklaşırken denizden de rahatlıkla görmüştü.

Kentin koruyucu tanrısı Apollon için olan tapınak, Byzantion kurulduğu dönemde inşa edilmiş olmalıydı burada. Ayrıca doğum yapan annelere, göçmenlere yardım ettiğine inandıkları Artemis ve Aphrodit Tapınakları da Akropolis’teydi. Ksenophon’un aktardığına göre MÖ 5. Yüzyılın sonunda on bin Yunan paralı asker Byzantion’a zorla girince Spartalı komutanlar Akropolis’e sığınmışlardı. (Bugün yerleri tam olarak bilinmese de o dönemde akropolis güçlü duvarlara sahip olmalıydı.)

Gezgin kente girişinden itibaren farklı surlar görmeye başlamıştı. Gemiden gördüğü deniz surları görkemli gelmişti ancak gemiden indiği Neorion Limanı’ndan başlayıp Akropolis’e ulaşmak için tepe boyunca ilerlerken, batı tarafındaki kara surlarının çok daha sağlam ve yüksek olduğunu fark ediyordu. Yarımadayı çevreleyen deniz, güçlü akıntıları ve kayalıkları dolayısıyla duvarlara yaklaşmayı önlüyor ve böylece doğal bir savunma sağlıyordu. Bunun için deniz surları daha alçak tutulmuştu. Surların içinde kalan iki liman ise zincirlerle ve üzerinde kule olan dalgakıranlarla kapatılmıştı.

Ancak Haliç’ten başlayıp Çemberlitaş civarından Marmara Denizi’ne uzanan kara surlarının doğal bir bariyeri yoktu. Batıdan, Thrakia tarafından gelecek saldırılara açık olduğu için çok daha güçlü inşa edilmişti. Devasa dikdörtgen taşlarla örülen bu surlar, dıştan birbirine bronz plakalarla bağlanırken iç taraftan toprak yığını ve binalarla güçlendirilmişti. Üzerinde kapalı geçitlerin ve çok sayıdaki penceresiyle büyük kulelerin bulunduğu surlarda taşların birleşme noktaları o kadar inceydi ki surlar bileşik duvar örgüsüyle değil, tek bir taşla yapılmış gibi gözükmekteydi.

Byzantionluların görkemiyle gurur duyduğu bu surlar Septimus Severus’un işgali sırasında kentin diğer bütün yapıları ile birlikte yıkıntı haline gelecek, daha sonra yeniden inşa edilecektir. Yıkımın ardından Byzantion’da bulunan Herodianos, sur kalıntılarını görenlerin onların nasıl inşa edilebildiğini de, nasıl yok edilebildiğini de anlamakta güçlük çektiğini, yapanlara da yıkanlara da aynı anda hayret ettiklerini söyleyecektir.

Gezgin Alexandros biraz daha güney batıya ilerlediğinde, (Yerebatan Sarnıcı’nın hemen doğusunda) geniş ve boş arazide bir meydan gözüne çarpıyordu. Thrakion (Thrakia Meydanı) adını verdikleri bu boş alan, Thraklarla sık sık savaşan Byzantion ordusunun savaş saflarını oluşturduğu yerdi. Onbinlerce asker burada toplanıp, hizaya giriyordu. Duvar dışında yaşayanlarsa savaş sırasında meydanın yakınındaki kara surlarına açılmış Thrakion Kapısı’ndan içeriye geçip, Thrakion’a sığınıyorlardı.

Georgios Kedrenos, bu kapıdan kuzeydeki denize, yani Boynuz denilen körfez Haliç’e uzanan kuleleri, “Yedi kulenin ilkinde kim bir ses çıkarır ya da bir taş fırlatırsa aynı ses, bir kuleden diğerine geçerek sonuncu kuleye kadar ulaşıyor; sesler birbirine karışmıyordu. Yunanlılar buna “echo” (yankı) diyorlardı.” diye anlatacaktır.

Thrakion’un hemen yakınına, Septimus Severus zamanında Tetrastoon adında bir meydan daha inşa edilecek, muhtemelen Ayasofya Meydanı’nın olduğu yerdeki bu meydanda etrafı revaklarla çevrili bir başka Agora ve yakınında Zeuxippos Hamamı yer alacaktır. Severus ayrıca Hipodrom’un inşasına da başlayacaktır.

MS 2. yüzyılda Severus yıkımı sonrası Byzantion, kent planlaması açısından artık bir Helen kentinden çok bir Roma kenti olacaktır.

Alexandros kara duvarlarını takip ederek limana yöneldi. İki gece burada konaklayıp sonra tekrar Karadeniz’e yelken açacak gemiye binecekti. Gemi kalkmadan önce Haliç kıyılarını görmek için biraz daha zamanı vardı…

Antik Kaynaklara Göre Byzantion’da Bulunan Yapılar

(Oberhummer 1897; Düzenleme: N. Lordoğlu2015)

 

  Kaynaklar:

. Dionysios Byzantios, 2020. Boğaziçi’nde Bir Gezinti

. Mehmet Fatih Yavuz, 2014. Byzantion Byzas’tan Constantinus’a Antik İstanbul

. Petrus Gyllius,1997. İstanbul’un Tarihi Eserleri

. Petrus Gyllius, 2000. İstanbul Boğazı

. R.E. Wycherly, 2011. Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu?

YAZARIN DİĞER YAZILARI